Pazartesi, Mart 30, 2009

Antalya Gözünaydın...


Antalya bir zamanlar CHP'nin kalesiyken,bir anda geçen yerel seçimlerde AKP iktidarına geçmişti.Büyükşehir de,Menderes Türel başa gelmiş ve bir anda iktidar tüm parayı ve yatrımlarını Antalya'ya çevirmişti.6yıl boyunca Antalya'yı marka şehir yapmak adına alt ve üst geçitler,yeni devlet hastanesi,çeşitli iş merkezleri,modern tramvay ve köprülü kavşaklar yapılmıştı.Fakat bunlar halkın geçinmesi için gerekecek ekonomik canlılığı bir türlü sağlayamadı,sağlayamazdı da.Ve neticede de 700 esnafın kapanmasına sebep oldu.Antalya 6 yıl boyunca görüp görebileceği en kötü ekonomik buhranı yaşadı.Marka şehri adı altında hayat daha da pahalılaştı.Antalya'nın can damarı olan Kaleiçi,Doğu garajı ve Atatürk caddesi gibi büyük caddeler de esnaflar kepenk indirdi.Ama AKP bunu hep görmezden geldi.Antalya'yı ne kadar borca soktuklarını,esnafı ve halkı nasıl fakirleştirdiklerini bir türlü göremediler,belki de görmek istemediler...Onlar yaşadıkları elit çevrede kendi adamlarını yerleştirdikleri meclislerle Antalya'yı yönetmeye çalıştılar.Kendileri dışından ne birilerini ne de fikirlerini kabul ettiler. Ama 2009 yerel seçimlerde Antalya,tepkisini gayet açık ve net olarak hem AKP'ye hemde başbakana gösterdi. Başbakanın "Antalya'ya 28 kere hizmet açılışına geldiğim ve 6 yıldır görmediği hizmetleri getirdiğim halde,bu anormal durum neden oldu anlayamadık"demesinden de şaşkınlığı gayet belli oluyordu.Ama Antalya başbakan gibi şaşırmadı.Antalyalılar için sonucu belli bir seçimdi bu.Çünkü bu aslında onların bi türlü anlayamadıkları Antalya'nın isyanıydı.
CHP'nin Antalya'da yeniden başa gelmesine sevinsekte şunu da bilmeliyiz ki Mustafa Akaydın içinde bundan sonraki süreç hiç kolay olmayacak.Boğazına kadar borca batmış ve başbakanın nankör gözüyle baktığı bir şehir olarak belediyeyi çok zorlu bir mücadele bekliyor.Ama yine de gözünaydın Antalya,yolun açık olsun...

Cuma, Mart 27, 2009

Bu Kadar Da Olur mu???

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun ve beraberindekilerinde içinde bulunduğu helikopterin düşmesinin üzerinden 36 saatten fazla bir süre geçti.Ama hala helikoptere ulaşılamadı.Bunun akabinde de çeşitli iddaalar ortaya atılmaya başladı.Helikopterin bu kötü hava koşullarına rağmen havalanmış olması,o kadar teknolojik imkanın varlığından söz edilirken hala helikopterin yerinin belirlenememiş olması ve 112'de ki, görevli bayanın bu konuda eğitimsiz olup telefon konuşmasını fazla uzatması.Dünden beri gündemde olan onlarca iddaadan sadece bazı başlıklardı bunlar.
Bu kaza sonrasında şunu daha iyi anladım ki Türkiye hala bazı hayati kurumları ve ekipmanları yerine tam oturtturamamış.Tabi ki tam bilgiler helikoptere ulaşıldığında açıklanacaktır ama şu an da bazı hatalar ve ihmaller de gün ışığı gibi aşikardır.Mesela 112'de ki görevlinin yaklaşık 20 dk ya yakın kazazede ile telefonda konuşması ve şarjın bitmesine sebep olması.Nasıl 112 gibi hayati bir kurumda bilgisiz,bu konunun eğitimini almamış biri görevlendirilebilir ki.Gerçekten aklım almıyor.Ortaya atılan diğer bir iddaa da ,arama kurtarma çalışmalarının dağın yanlış bölgesinde yapıldığının anlaşılmış olması.Bunu da NASA'dan aldığımız bilgiler sonucunda farkedebilmişiz.36saatten fazla bir süredir harıl harıl dağın kuzey bölgesini tarayan ekibin nasıl da güney tarafını araştırmak aklına gelmemiştir ya da NASA'ya danışılmak için neden bu kadar gecikilmiştir.Ne kadar acı değil mi??.Devlet tüm imkanlarını seferber ettiği halde yetemiyor.Bundan ötesi var mıdır ki??Eğer Türkiye'ye mal olmuş bir insanı bile bulamıyorsa bu devlet,sade vatandaşının başına böyle bir durum geldiğinde nasıl bulsun,nasıl ona ulaşsın.Zaten Uludağ'da Ocak ayında yaşanan ,üniversiteli kayıp gencin bulunması olayı da bunun bir göstergesi.O olayda da yaşanan telefon trajedisi,geciken aramaları hatırlarsınız.İşte bunların hepsi devletin bu tür olaylardaki hazırlıksızlığından kaynaklanıyor ve bu sebeple de insanlar göz göre göre ölüme gidiyorlar.
Bu konuda gerçekten duyduğum üzüntü tarifsiz.Şu an ki tek dileğim Muhsin Yazıcıoğlu'na ve yanındakilere sağ salim ulaşılabilmesidir.Umarım şans hala onlardan yanadır...

Pazartesi, Mart 23, 2009

Türkiye İçin 20 Yıllık Kuraklık Dönemi Başladı!!!

İngiltere’de bulunan dünyanın en önemli iklim araştırmaları merkezi Hadley’in İklim Tahminleri Bölüm Başkanı Dr. James Murphy,Türkiye ve Akdeniz bölgesiyle ilgili olasılığı yüksek öngörülerini açıklamışlar.
Uzmanlar küresel ısınmanın duraklamasına aldanmamak gerektiğini,kavurucu sıcakların ve sel felaketlerinin önümüzdeki yıllarda çok daha sık yaşanılacağına dikkat çekiyor.Bunun yanında Türkiye'nin ve Yunanistan'nın iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkeler olacağını da belirtiyor.İsterseniz gelin bu öngörülerin detaylarına bir göz atalım:
1)Türkiye önümüzdeki 20 yıl içinde 0.4 -0.5 derecelik ortalama ısı farkı yaşayacak.Yazlar aşırı sıcak ve kurak,kışlar ise beklemeyen sel tehlikeleriyle ve de düzensiz yağışlarla geçecek.
2)2009 ve 2010 yazında Türkiye,Avrupa'nın en sıcak yıl rekorunu kıracak.Ve bundan da en çok etkilenecek bölgeler Akdeniz,Ege ve İç Anadolu olacak.
3)Uzmanlar Türkiye'nin selden değil, kuraklık ve susuzluktan korkması gerektiğini ve ani sağanak yağışlarının da su rezevleri açısından bir kazanç sağlamayacağını belirtiyor.
Öngörüler sadece bu kadarla da bitmiyor.
4)Uzun dönemde (100 yıl) Akdeniz,Akdeniz olmaktan çıkacak ve Afrika’ya benzeyecek.
5)100 yıllık hava tahmin modellerine göre de Türkiye kuraklıktan en çok etkilenecek ülkeler listesinin başında.Buna göre;Türkiye ve Akdeniz’de bu yıldan itibaren yağmurlar ani ve şiddetli olacak. Ani yağışların ardından uzun dönem sürecek kuraklık başlayacak.
6)Türkiye’nin en büyük sorunu su olacak. Türkiye, azalan su rezervleri nedeniyle turistik özelliğini kaybetme tehikesi yaşayacak.
7)Marmara Denizi’nin su seviyesi azalacak.
İstanbul,Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerin su sıkıntısı çekmesi.Bu kışı neredeyse yağışsız ya da ani şiddetli yağışlar şeklinde geçirmemiz...Aslında Türkiye,raporda belirtilen bazı değişiklikleri yaşamaya başladı bile.Bence Türk yetkilileri de en kısa zamanda bu raporları gerektiği şekilde inceleyip bu bilgiler ışığında geleceğe dair daha etkili önlemler almalıdırlar.İklim değişikliğini engelleyemesekte bundan nasıl en az zararla kurtulacağımızı dair çözümler bulmalıdırlar.Tabi gelecek nesillere daha güzel yarınlar bırakmak istiyorlarsa...

Pazar, Mart 22, 2009

Pazar Keyfi...

Eskiden Pazar günlerini pek sevmeme rağmen,son zamanlarda Pazar günlerinin rehavetini,sakinliğini özler hale geldim.Kendimle başbaşa kalabildiğim,sadece ve sadece kendimi şımarttığım bir gün olarak benim için Pazar günleri daha bir anlamlanmaya başladı.Bir kere Pazar günü geç kalkma günüdür.Hiç bir resmi iş yoktur ve bu sebeple de özel nedenler haricinde erken kalkmanıza da gerek yoktur.Ama siz her ne olursa olsun erken kalkanlardansanız üzülmeyin;sizin içinde yatakta oyalanma lüksü vardır. Çalar saatin sesi olmadan ve aniden yataktan fırlamanıza gerek kalmadan odanıza gün ışığının doluşunu izleyebilir,yatakta amaçsızca sağdan sola dönüp kendinizi şımartabilirsiniz.
Bugün Pazar'dır.Ve aceleye hiç mi hiç gerek yoktur.Yatağınızdan ancak canınız sıkıldığı vakit ya da açlığınız iyiden iyiye kendini hissettirdiğinde kalkarsınız.Gelelim,günün en özel kısımlarından birine,Pazar kahvaltısına.Haftaiçi boyunca ya zaman sıkıntısından ya da uykunuzu alamamanın iştahsızlığıyla gönlünüze göre bir kahvaltı yapamamışsınızdır.Ve bugün beklediğiniz o büyük gündür;bu gün hiç kaçışı yoktur ki mükemmel bir kahvaltı sofrası ile tüm aile üyeleri bir masada buluşacaktır.Acelesiz şekilde ve zamana yayılarak kahvaltı edilip aile üyeleri arasında güzel paylaşımlar yaşanacaktır.Kahvaltı sonrasındaysa,bol köpüklü bir kahve içilmelidir ki güne gereken anlam verilsin.Her nedense bilmiyorum ama bana Pazar günü dendiğinde aklıma ilk olarak kahve geliyor.Sanırım bunun nedeni ikisinin de bana keyifli zamanları çağrıştırmasından ve kahve kokusunun Pazar gününe çok yakıştığını düşünmem.Kahve faslının ardındansa hemen gazeteler okunur.Ne olmuş,ne bitmiş,tüm haftanın özeti gazeteler sayesinde şöyle bir gözden geçirilir.Sonra mı???Sonrası diğer 6 gün boyunca vakit ayrılamamış şeylerle devam eder.Aileniz ve arkadaşlarınızla doyasıya vakit geçirmek,izlenememiş filmleri izlemek,okunamamış kitapları okumaya başlamak,bir türlü vakit ayrılamamış hobilerle uğraşmak ve sınırsız televizyon keyfini yaşamak.Aaa tabi ki televizyon karşısında yapılan minik şekerlemeleri de unutmamak lazım.
Pazar Günü diğer 6 günün acısının çıkarıldığı bir gündür.Koşuşturmacaların ve belli saatlerde belli yerlerde bulunma zorunluluğunun olmadığı bir gündür.Kısacası zamanın sizi değil sizin zamanı yönettiğiniz bir gündür.Haydi şimdi sizde yerinizden kalkın ve kendiniz için bir şeyler yapın.Hakettiğiniz değeri kendinize verin.Emin olun bir sonra ki an şu andan daha garanti değildir.Elinizdeki anı değerlendirin.Ben şimdi kendim için bir fincan kahve yapıp penceremden yağan yağmuru seyredicem,peki ya sen bugün kendin için ne yapacaksın?